Müzikoloji Platformu
 Türkiye'nin Muzikoloji Platformu
Müzikokoloji
 Candaş Yazılım
   Giriş   Yeni Üye   Şifremi Unuttum

"BUGÜN, TOPLUM VE MÜZİK-8" 27 ŞUBAT 2010 PANEL RAPORU


"BUGÜN, TOPLUM VE MÜZİK"

Bugünün Toplumuna Sağlıklı Müzik

MÜZİKOLOJİ PLATFORMU SUNAR

 

 

" BUGÜN, TOPLUM VE MÜZİK " TARTIŞMA ZİNCİRİ - 8

27 Şubat 2010 Cumartesi / Saat: 14.30-18.00/ Caddebostan Kültür Merkezi B Salonu

 

PANEL: "Medyanın Kültürel Tüketimi ve Müzik"

 

Katılımcılar:

Doç.Dr.İncilay Cangöz (Anadolu Üniversitesi-İletişim Bilimci),

Yrd.Doç.Dr.Hakan Ergül (Anadolu Üniversitesi-İletişim Bilimci),

Bora Bilgin (Müzik Eğitimci)

Düzenleyen ve Yöneten: Ersin Antep

 

 

BUGÜN, TOPLUM VE MÜZİK-8

PANEL RAPORU

Hazırlayan: Pınar Özcan Antep (Sosyal Antropolog)

 Müzikoloji Platformu'nun düzenlediği tartışmalar zincirinin sekizincisi, Caddebostan Kültür Merkezi B Salonu'nda  27 Şubat 2010 günü, "Medyanın Kültürel Tüketimi ve Müzik" başlığıyla gerçekleşti. Panele, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri öğretim üyeleri Doç. Dr. İncilay Cangöz ve Yrd. Doç. Dr. Hakan Ergül ile birlikte Müzik Eğitimci Bora Bilgin konuşmacı olarak katıldı. Görsel ve işitsel basın-yayın organlarının toplumun kültürel birikimine etkilerinin ve günümüz müziğinin bu etkiler sonucunda geldiği durumun değerlendirilmesinin hedeflendiği etkinliği, Müzikbilimci Ersin Antep yönetti.

Antep, tartışmalar zincirinin gelecek programları hakkında bilgilerle paneli açtı. Dokuzuncu etkinliğin 3 Nisan'da Caddebostan Kültür Merkezi'nde aynı salonda ve "Müzik Eleştirisi" konu başlığı altında; onuncu etkinliğin ise 29 Mayıs'ta Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası'nda gerçekleştirileceğini bildirdi.  Hedeflerinden birinin, topluma müzik seçimleri konusunda mütevazı önerilerin aktarmak olduğunu hatırlatarak, şehir dışından gelen konuşmacılara teşekkür etti.

Antep, katılımcılardan Bora Bilgin'in sinema ve müzik alanında, özellikle görüntü ve ses senkronizasyonu (eşleştirme/birleştirme) konusunu inceleyen çalışmalar yaptığını, panelde bu çalışmalarından vereceği somut örnekler ile konuyu renklendireceğini belirtti.  Ergül'ün daha önceki etkinliklerindeki katkılarını da hatırlatıp teşekkür eden Antep; yaptıkları çalışmanın detaylarını aktarması için sözü Hakan Ergül'e verdi.

Sözkonusu etkinliklerden kendisinin de yararlandığını belirten Ergül; "Yoksulların Günlük Yaşamında Medya: Eskişehir Bağlamında Bir Alan Araştırması" başlıklı araştırmanın amacının; medyanın yoksulların günlük yaşamlarındaki işleyişine, iletişim araçlarının yoksulun hanesindeki etkilerine bakmak olduğunu, bu panel bağlamında da müziğin bu konumdaki etkisini irdeleyebileceğimizi söyledi.

Detaylara girmeden önce "yoksul" tanımını Sosyoekonomik Statü Ölçeği'ne göre belirlediklerini belirten Ergül, yoksulları "yaşamsal gereksinimlerin edinilmesinde kaynaklara ulaşmak için en çok bedel ödemek zorunda kalanlar" olarak betimledi.

Araştırmanın, Eskişehir'de, yoksulların ağırlıklı yaşadığı iki mahallede gerçekleştirildiğini belirtti. Bu çalışmada, kentteki yoksullara odaklandıklarını, kıra/kırsala gitmediklerini ekleyen Hakan Ergül; bu mahallelerin Yıldıztepe ve Gültepe mahalleleri olduğunu açıkladı. Bu iki mahallenin ortalama 200 haneden oluştuğunu ve araştırma kapsamında yaklaşık 550 kişiyle anket ve yüz yüze görüşmeler gerçekleştirdiklerini ekledi.

Her iki mahallenin Eskişehir'de özellikle etnik çeşitlilik açısından en renkli tabloyu  oluşturduklarını belirtirken, Güneydoğu'dan göçenlerin oranının daha yüksek olduğunu söyledi. Eskişehir'in % 15 göç aldığını hatırlatan Ergül; şehrin metropol olmamasına rağmen endüstriyelleşme, istihdam gelişiminin de etkisi ile göç için cazip bir şehir haline geldiğinin altını çizdi. İstihdam gelişiminde önde gelen alanın özellikle imarlaşma olduğunu vurgularken, ihtiyaç duyulan gücün göç ile tamamlandığını ekledi.

Oturum Başkanı Antep'in insanların sosyalleşebilecekleri, daha açık ifadeyle kültür merkezi gibi mekânların bu mahallelerde bulunup bulunmadığını sorması üzerine Ergül; bunların sınırlı olduğunu ancak sahip olunan etnik kimlik, cinsiyet gibi etkenlere göre bu sosyalleşme alanlarının çeşitlendiğini söyleyerek söz konusu mekânları mahallelerde bulunan Cem Evi ve Halkevleri ile örneklendirdi. Özellikle şehir ile aralarındaki iletişimin sınırlı olduğunu sözlerine eklerken sosyalleşebilecekleri sınırlı mekânlara internet kafeleri, erkeklerin daha çok gittiği kahvehaneleri, kadınların da daha çok sosyalleştiği kapı önünü, sokağı da örnek verdi sosyalleşme alanı olarak.

Ergül'ün sözleri üzerine, bir sosyal bilimcinin ilgi alanlarının çeşitliliğinin yapmış olduğu ve/veya yapacağı çalışmalara farklı bakış açıları getirebilmesi için ne kadar gerekli ve mühim olduğunu hatırlatan Antep; dinleyiciler arasında bulunan ve "Bugün, Toplum ve Müzik" Tartışmalar Zinciri Bilim Kurulu üyesi ve Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Toplum Bilimci Prof. Dr. Ali Ergur'un da çalışmalarının yanında, farklı alanlarda yapmış olduğu çalışmalardan bahsetti. Ergur'un aynı zamanda Cangöz ve Ergül'ün gerçekleştirdikleri araştırmanın da danışmanı olduğunu aktardı.

Medya tüketiminde müziğin yeri olgusuna dair Ergül, örneklem üzerinde görüldüğü üzere, katılanların hepsinin ortak mecrasının "televizyon" olduğunu belirtti. Bu konudaki ayrımların kesin olmadığını, ancak bazı ayrımları anlatabilmek için, daha önce iletişim derslerinde de olduğu gibi, 1990 öncesi ve 90'lar sonrasının durumunu irdeleyerek yanıt bulabileceğimizi, ancak 2000'li yıllarda ve sonrasında artık durumun çok daha farklı olduğunu; bu ayrımlarla açıklanamayacağını, şimdiki nesil için bu ayrımın anlam ifade bile etmeyebileceğini belirtti. Bu durumu da, 90'larda sayısı artan ve cinselleşen kanalların etkisinden söz edilirken, 90'ların sonunda "TRT öncesi-sonrası" biçimsel özelliklerin karşılaştırıldığını, daha sonra haber programlarının "Reality Show" lara dönüşmesinden konuşulduğunu, şimdi ise eğlencenin her programın (haberler de dahil) içinde bulunmasından söz edildiğini, eğlencenin egemen olmasından bahseder olunduğunu söyleyerek açıkladı. Müziğin etken bir bileşendense, kurucu bir bileşen hale geldiğine dair söylemi ise; dikkat çekti. Dramatik öykülerde karşılaşılan ritmik müziği örnek verirken, müziğin dizi filmlerde de eklemlenen tamamlayıcı unsur olmasından çok kurucu etken olduğunu gördüklerini belirtti. Müzik endüstrisinin dizi yapımcılığıyla arasındaki bağların kuvvetlendiğini, dizilerde ve film yapımlarında müzikle ilgili önemli bir bütçe ayrılması zorunluluğunun doğduğunu ekledi. Senaryonun içinde kalmayı sağlamak için müziğin etkisinin yadsınamayacağını ve artık 2000'li yıllarda bu ayrımdan konuşmanın zorlaştığını, gençlerin-tüketicilerin bu ayrımdan çok uzaklaştığını yineledi. Rekabet koşullarında dönüşümün gerçekleştiğini, farklı bir tüketici profilinin(kimlik/kişilik) oluştuğunu, tahayyüllerinde artık müziksiz bir şeyin olmadığını belirtti.

Önceki etkinliklerde alınan kararlardan birinin de "Türkiye Müzik Tüketim Haritası" projesini gerçekleştirmek olduğunu hatırlan Antep'in sözleri ardından Ergül, Eskişehir'deki pek çok müzisyenin sıklıkla İstanbul'a seyahat ettiklerini belirterek, film müziği yapmak için geldiklerini söyledi. İstanbul'da hali hazırda bunun için var olan bir gücün varlığına rağmen talebin artmasından ötürü farklı şehirlerden benzer seyahatlerin yapıldığını bildiklerini ekledi. Müzik endüstrisi ve televizyon ilişkisinin doğduğuna dikkat çeken Ergül, müziğin daha önce de, şimdi de reklamda dikkat çekmek, satışı arttırmak için kullanıldığını, fakat artık reklam dışında dizilerde, haberlerde, tüketime dönük talep yaratmaya yönelik kullanıldığını söyleyerek müziğin kullanılma amacının değiştiğini vurguladı.

Burada hangi müziği kimlerin dinlediğini bilmenin, tüketici profili çıkarmanın önemini vurgulayan Hakan Ergül; TV programlarının kimler için yapıldığının da mühim olduğunu anımsattı. İstanbul'un farklı semtlerinde yaşayan insanların da müzik beğenilerinin ve ilgilerinin farklı olabileceğini, Dolapdere ve Cihangir örneklerini vererek ne demek istediğini dinleyicilerin zihninde netleştirdi. Buna ek olarak araştırmalarında da kullandıkları Sosyoekonomik ve kültürel göstergelerden, kategorilerden bahsederek verdiği örnekleri somutlaştırdı. Bu kategorilerin sırasıyla A, B, C1, C2, D, E ve hatta E1, E2 gruplarından oluştuğunu; bunlardan D ve E'nin yoksullara denk geldiğini, C1'in göreli yoksulluk kategorisi olduğunu ve Türkiye'nin yarısından çoğunun bu kategoride olduğunu belirtti. Ne izlediklerinin farkında olduklarını, izlediklerinden hoşnutsuzlukları olduğunu, ancak yine de, daha çok A ve B grubuna yönelik hazırlanan bu programları izlemeye devam ettiklerinin gözlemlendiğini belirtti. Buna ek olarak, beklemedikleri düzeyde göstergeler olduğunu da ekledi.

Örneğin, yoksul hanelerde zengin medya kullanımının olduğunu, ancak televizyonsuz bir hayat düşünemediklerini belirtti. Alana girdikçe daha başka şeyleri fark ettiklerini vurgularken İncilay Cangöz de, tuvaletlerin çoğunlukla dışarıda olduğunu, hijyenin (sağlığa uygun temizlik) tam anlamıyla sağlanabildiği mutfakların olmadığını, belki tek gözden oluşan evlerde, yatak odasının, çocuğun ödevini yaptığı yerin ve oturma odası olarak kullanılan tek bir mekânın içinde, her şeye rağmen mutlaka televizyonun bulunduğunu belirtti. Televizyonun onların dışsal dünya ile iletişim kurdukları bir bağ olduğunu belirten Ergül, Ankara'nın politikasına, İstanbul'un gece hayatına televizyon kanalı ile bağlandıklarını belirtirken, pek çok görüşmede hane bireylerinin bilgilendirici-sağlık programlarından, ruh ve beden sağlığına dair programlardan ücretsiz bilgi aldıklarını ifade ettiklerini ekledi. Bununla beraber sahip olamadıkları ancak kendilerini özdeşleştirebildikleri programları yargıladıkları halde ısrarla takip ettiklerini de belirtti.

Cangöz ve Ergül, gazetenin neredeyse hiç okunmadığını, erkeklerin eve gazete almadığını, ancak yerel gazetelerin genelde takip edildiğini, en çok da iş ilanlarını takip ettiklerini ekledi. Kadınların okuma oranının düşük olduğu, % 54'ünün hiç okumadığını belirtildi. Çoklu medya ortamı gördüklerini ifade eden Ergül, hanelerin % 47'sinin internet modemine sahip olduğunu, modemlerin de daha çok legal ve/veya illegal paylaşıldığını belirterek hane üyelerinin % 43'ünün interneti kullandığını açıkladı. İnternet kullanımının %  50'nin üzerinde olduğunu bile söyleyebileceklerini ifade ettiler. Evde interneti olmayan çocukların internet kafeye gittiğini, gitme nedenlerinin ödev, eğlence, oyun olduğunu belirtirlerken, evde interneti olanların da bu kafelere gittiğini, burada sosyalleştiklerini gözlemlediklerini ifade ettiler. Oğlan çocuklarının araba yarışları, dijital oyunlar, şiddet içeren oyunlar oynadıklarını belirten Cangöz, çocukların bu oyunları oynarken gerilla, onların deyimiyle kimi zaman terörist, kimi zaman polis, kimi zaman ise asker olduklarını, onları daha çok hegemonik erkekliğe hazırlayan programlar olduğunu söyledi. Antep, bu durumun, kolay kişilik değişikliğine ya da bozukluğuna sebep olabileceğini işaret etti.

Sözkonusu kafelere gidildiğinde çocukların pek çoğunda kulaklık görüldüğünü, çocukların bilgisayar ekranı karşısındayken başka kaynaktan kulaklıklarla müzik dinlediklerini, özellikle "Ceza" ilgisinin yoğun olduğunu belirten Cangöz, bunun da beklenmeyen veri olduğunu ifade etti. Ancak daha sonra Ergül'ün de katılımıyla, bu verinin, kısmen de olsa aslında beklenebileceğini ifade ettiler.

Araştırma kapsamındaki hanelerin cep telefonu kullanımının takriben % 70 olduğu belirtilirken, bu hanelerin % 40,5′inin ayda 500 liradan daha az bir gelire sahip olduğu vurgulandı. Ortalama hanelerde yaşayan sayısının 5 olduğunu, bu hanelerde cep telefonlarında yüksek teknolojinin kullanıldığını, hatta araştırmacılarda bulunan telefon cihazlarının hane bireyleri tarafından ilkel bulunduğu karşılaştıkları tebessümle anladıklarını da paylaştılar. Bununla beraber kontörsüzlüğün ortaya çıktığını da belirttiler. Arayan numaranın görünüyor olması sayesinde kimin aradığının göründüğünü, babanın ne zaman geleceği gibi konulardaki konuşmalarını uzun tutulmadan, birkaç saniyede paylaşıldığını belirttiler. Çaldırıp kapatma özelliğini kullanarak bir tür kod/işaret sistemine de sahip olunduğunun anlatılırken, "bir kere çaldırınca camdan bak, iki kere çaldırınca buraya gel" gibi kontör harcamadan gerçekleştirebildikleri iletişim biçimlerinin varlığından söz ettiler. Genelde kontör sahipliğinin, bir ayda 5 kişilik ailenin toplamının kullanıldığı miktarın 100 kontör olduğunu ve bunu daha çok "baba"nın aldığını ve aile üyeleri arasında bu kontörlerin paylaşıldığını gözlemlediklerini de ifade ettiler.

Antep'in medyanın anlamının da değiştiğini, kişilerin iş de aradığı, haber de aldığı bir araç haline geldiğini belirtmesi üzerine Hakan Ergül, medyanın ekonomik yoksullukla bilgi yoksunluğu arasındaki organik ilişkiyi kuvvetlendirdiğini vurguladı. Düne kadar bu durumun böyle olmadığından, internete sahip olmak ve olmamak diye bir olgunun varlığından söz ederken, medya okuryazarlığının arttırılmasının gerektiğini vurguladı. Artık sadece televizyon ile sınırlı olunmadığını da yineledi. Buna ek olarak, bugün artık televizyonun yalnızca izlenmediğini, dinlendiğini de belirten Ergül ve Cangöz, pek çok evde televizyonun izlenmediği zamanlarda da "evde bir ses olsun" diye açık bırakıldığına şahit olduklarını ifade ettiler. Yalnızca müzik kanalları değil, diğer kanalların da izlenmese de açık kalabildiğini eklediler.

İzlenilen kanallar açısından da mezhepsel farklılıklarla izlenen kanalların da farklılaştığını belirten Ergül; küçük bütçelerle bu çeşitliliği sağlayan bir medyanın sözkonusu olduğunu ekledi. Alıcı almak için aylık 10 TL taksitle, genelde bir tanıdık aracılığı ile para oldukça taksit ödemek şeklinde bir yol izlediklerini belirtti.  Bilgisayarınsa aslında yoksul oldukları için bir gereksinim olduğunun ortaya çıktığını, eldeki verilerle söyleyebileceklerini ifade etti. Örneğin görüştükleri bir hane reisinin aile üyeleri uyuduktan sonra evdeki bilgisayar ile saat 23.00'den sonra "Okey" oyunu oynadığını söylediğini ifade ettiler. Buna ek olarak aynı hane reisinin kahveye gittiğinde vereceği çay parasından da, bu sayede kurtulduğunu ifade ettiğini, bunun kendisi için tasarruf olduğunu belirttiğini, çalıştığı yerde fazla mesaiye kaldığında alacağı bir saatlik ücretin, kahvede içeceği çayın parasını karşılamayacağını ifade ettiğini de ekledi. Evdeki internet olanağının baba için bir nebze de olsa çocuklar üzerindeki kontrol mekanizmasını da sağladığını belirten Ergül, bunun, çocukların dışarıda nasıl bir ortamda internete gireceklerini bilmeyecekken, evde kendi gözlerinin önünde olmasıyla rahatlatıcı bir etken olduğunu kısmen de olsa söylenebileceğini ifade etti. Bu mekanizmanın delinebilir bir mekanizma olduğunu söylemek gerektiğini de vurguladı.

Dinleyicilerden de gelen sorular üzerine başka ülkelerle karşılaştırma yapılıp yapılamayacağı soruldu ve özellikle Hakan Ergül'ün Japonya ile ilgili çalışmalar yaptığını hatırlatan Antep, bu bağlamda bir karşılaştırma yapılıp yapılamayacağı üzerinde durdu. Ergül ise bu karşılaştırmanın zor olduğunu belirtirken, yine de televizyonu kapattığınızda Türkiye'de yine bir yaşam olduğunu, ancak Japonya'da her ortamda, kaçınılmaz bir şekilde medyanın etkisine maruz kalındığını çeşitli örneklerle anlattı.

Neden yoksullar ile ilgili bilgilere odaklandıklarını da; D ve E grubunun, toplumun neredeyse yarısına denk gelen bir topluluk olduğunu, bunun için o kesimle ilgili çalıştıklarını belirtip önemini açıkladı Ergül.

Bora Bilgin'in araştırma kapsamında evlerde "Ceza" dışında yetişkinlerin ne dinlediğini sorması üzerine Cangöz, dinlenilen müziklerin kendi kültürel kimliklerine göre çeşitlilik gösterdiğini, Türk halk müziği ve Türk sanat müziği dinlediklerini ifade ettiklerini, ancak derine inildiğinde isimlerin çok hatırlanmadığını, daha çok fantezi müzik icra eden şarkıcıların dile getirildiğinin gözlendiğini belirtti. Türk Sanat Müziği sanatçısı olarak söylenen kişinin bir fantezi müzik icracısı olduğunun anlaşıldığını, bu konuda tanım hataları olduğunu bildirdi. Televizyonda ne varsa, onun dinlendiğinin görüldüğünü, yani her şeyin tüketime yönelik olduğunun altı çizildi.

Bunun üzerine Bora Bilgin, daha önce yüksek lisans çalışmasında Halit Refiğ ile olan çalışmasının detaylarını paylaşarak, günümüzde müziğin medyadaki kullanımının geçmişteki dönem ile karşılaştırmasının yapılmasının önemini vurguladı. Yeni kaybettiğimiz Yönetmen Refiğ'in filmlerinde işlediği konulara uygun müzikleri kullanmayı yeğlediğini, yoksa da nitelikli Türk bestecilerinden bestelemelerini istediğini belirtti. Bunun üzerine Antep, o dönemde Türk bestecilerinin eserlerinin pek de seslendirilmediğini vurgulayarak, o dönemin yoklukları içinde 70-80 kişilik orkestraları toplayan biri olduğunu belirterek Halit Refiğ'in kazanabileceği kârı nitelikli müziğe yatırım yaptığını. Bilgin de, Refiğ'in üniversitede sinema ve müzik başlıklı dersin öğretmenliğini yaptığını, derin bir müzik bilgisi ve ilgisi olduğunu, Cihangir'de büyüdüğünü, Batı klasik müziği dinlemekle kalmayıp, seslendirme tarih ve ayrıntılarına dair kayıt tutacak kadar iyi bir dinleyici olduğunu hatırlatarak, Antep'in söylediklerini destekledi.

Daha sonra Bora Bilgin, bazı ana haber bülteni ve bunlarda kullanılan fon müzikleri ile birlikte, gündemde olup takip edilen bazı dizilerin görüntüleri ile müziklerinin benzerliğini vurgulamak ve bunlarla seyircide bırakılmak istenen izlenimin irdelenmesi için seçilen görüntüleri, sahne-müzik değişimleri eşliğinde örnekledi. Önce edebiyatta ortaya çıkan, sonra klasik müzikte de etkili olan "Sturm und Drang" (Fırtına ve Atılım)  tarzı akımlarla müziğin vurgu ve efekt kazandığını, dinleyiciyi olduğu yerde heyecana sürükleyen yazım tekniğinin geliştiğini ve günümüzde özellikle haber programlarında kullanıldığının altı çizildi. Bunu ana haberde dinlemenin ayrıca insanın irkilmesine sebep olduğu da eklendi.

Verilen örnekler irdelenirken, Antep, özellikle "ezgisizliğin" dikkat çektiğini, üretilen ezgilerin ise, daha çok kontrpuantal yazımda asıl ezgiye matematiksel koşut olarak giden ikinci ezginin ön plana çıktığını, akılda kalıcı melodilerin üretilemediğini belirtti. Haber bülteni ve şiddet içeren dizilerde ise vurgulara dikkat çekti.

Dizilerin müzikleri dinletilirken Cangöz, yaptıkları araştırmada hane bireylerinin takip ettikleri dizilerin gösterileceği akşam gidecekleri bir yer olduğunda gitmediklerini, kalıp diziyi izlemeyi tercih ettiklerini belirtti. Hangi dizilerin daha çok takip edildiğini sıralarken ise, özellikle oyuncular için izlemenin ikinci planda olduğunu belirten Cangöz; oğlan çocukları ve yetişkin erkekler için  sırasıyla "Ezel", "Polat Alemdar", "Behlül" gibi dizi kahramanlarının; kadınlar içinse "Bihter" ve "Güllü" ön sırada yer alan karakterler olduğunu, "Bihter"in çok daha yoğun beğeni topladığını açıkladı. Kadınların Ezel karakterini yakışıklı bulduğunu, "çevresinde hep güzel kadınlar var ve Ezel çok zeki rekabet ortamında kazanan yine Ezel oluyor" diye düşünüldüğünü vurguladı. Erkeklerin gündüz internette oynadıkları oyun zihinlerindeyken, akşam televizyon açıldığında tam da o karakteri, bahsedilen karakterlerle özdeşleştirdiklerini belirtti.

Müziklerin sahnelere göre değiştiği, izleyicide oluşturulmaya çalışılan bir anlam olduğunun  ve bu anlamın müzikle kapatılmaya çalışıldığının da altı çizildi. "Hanımın Çiftliği" adlı dizi filmde, "Muzaffer" ve "Güllü" karakterinin ortak sahnelerinde müziğin duygusallaşması örnek olarak verildi. Müziğin, kadının yaşayamadığı tutkulu aşkı orada bulmasını sağlamaya çalıştığı aktarıldı. Belirleyici unsurun bu olduğu vurgulanırken, müziğin işlevinin de bu olduğu aktarıldı. Daha çok güçlü, güzel ve arsıl (öncü/kumral) karakterlerin seçildiğini vurgulayan Cangöz; bireylerin kısmi olarak gerçeklikten kopma yaşadıklarını da belirtti.

Bunun üzerine Antep; "gündüz internet kafelerde gerilla oyunları oynayıp polis-terörist gibi kolay rol değişimlerini benimseyen gençlerin, o ortamdan çıktıktan sonra akşam evde izlediği dizilerde de tıpkı oyunlardaki gibi kolayca cana kıyan, kan akıtan karakterleri ideal gördüklerini, daha sonra da gazetelerin 3. sayfa haberlerinde yer alabilecek bir dönüşümden, böylesi bir zincirden bahsedilip bahsedilemeyeceğini sorması üzerine" Cangöz; 3. Sayfa haberlerinin "kahramanlarının" daha çok yoksul kesimden çıktığını onaylayarak, böyle bir zincirden bahsetmenin yanlış olmayacağını söyledi.

Bora Bilgin, "Karayip Korsanları" adlı filmin müziğinin bir kanalın ana haber bülteninde eşlik müziği olarak kullanıldığını, aynı müzik eşliğinde "Ezel" adlı dizinin görüntülerini sınadığımızda da, aynı etkiyi hissedeceğimizi belirtti. Ardından haber bülteninin fon müziğini, sözkonusu dizinin bir sahnesinde, oyuncuların silahlarla bir aksiyona hazırlandığı karelerin arkasına uygulayarak, gördüğümüzle hissettiğimiz arasındaki etkinin değişmediğini söyledi. Hem dizi için özel olarak bestelenen müziğin, hem de ana haber bülteninde kullanılan müziğin aynı etkiyi yarattığı anlaşıldı.

Antep, televizyonun sesini kısarak da müziğin etkisini fark edebileceğimizi söyledi. Diğer yandan da melodinin artık kolay üretilemediğinin görüldüğünü belirtti.

Bora Bilgin yalnızca dizilerde değil reklamlarda da zekice kurgulanmış örnekler olduğunu söyledi ve son dönemde en çok beğenilen birkaç reklam üzerinden örnekler gösterdi. Teknolojinin gelişmesinin, ses cihazlarının yaygınlaşmasının, insanların aklında yer etmeyen müziklerin üretilmesine sebep olduğunu belirtti. Daha akılda kalmak isteyen firmaların, farklı yöntemler uygulamaya başladıklarını da ekledi. Bilinen ve çok önceden insanların aklında, gönlünde yer etmiş müziklerin kullanıldığı birkaç reklam ile bunu örnekledi.

Son dönemin popüler şarkılarının sözleri üzerinden "ilettiği "(!)mesajların da anlamları incelendi. Pop müzik alanından rastgele seçilen birkaç şarkının sözleri okunurken salonda gülüşmelerin artması, halbuki o şarkıların daha farklı davranışlarla dinlendiğinin fark edilmesi; dikkat çekti. Bunun üzerine daha bilinçli gözlemleyip dinlediğimiz müziklerin ve sözlerin üzerine düşünmemiz gerektiğini belirten Antep, dikkatimizi farklı yönlere ayırmanın yararlı olabileceğinin üzerinde durdu. Bireysel olarak televizyonun sesinin kapatılıp açıldığındaki etki farkının belirleyicilik konusunda fayda sağlayacağının altını çizdi ve "daha nitelikli dinleyici olmalı ki müzik etkili ve nitelikli olsun" diyerek düşüncesini aktardı. İncilay Cangöz ise; bunun genelde işe yaramayacağını düşünmediğini, ancak bütün değişimleri, kötülükleri medyaya yüklemenin yanlış olduğunu düşündüğünü ekledi. Yoksulların kendilerini yoksul olarak tanımlamadıklarını, bu tanımlamanın onlar için utanç verici olduğunu hatırlatarak, müziğin sadece içeriği nedeni ile değil, popüler olduğu için sosyalleşmek için dinlediğinin altını çizdi. Yoksulların kendi yoksulluklarının farkına varmadıkları sürece bunun böyle devam edeceğini de ekledi. Ayrıca, toplumda özellikle şükür duygusunun kuvvetli olduğunu, bu nedenle de daha yukarı bakmadıklarını ve yaşadıklarını toplumsal bir tepki olarak ortaya koyamadıklarını ifade eden Cangöz; daha makro bir çözüm getirmek gerektiğini, bu tarz yönelimlerin daha işlevsel olacağını düşündüğünü iletti. Bunun üzerine Antep, medya ya da TV eleştirmenliğinin katkısını ne şekilde gördüğünü sorduğunda Cangöz cevap olarak, politika değişikliği yaratabilecek eleştiriler yapılması gerektiğini, tüm üst kurumların medyadan şikâyetçi olduğunu ama çözüm olarak medyanın daha fazla tekelleşmesinin önlenmesi gerektiğini düşündüğünü belirtti. Eleştirmenleri takip ettiğini de söylerken "ombudsmanlık"(yetkin ara bulucu) kavramının Türkiye'de tam anlamıyla hayata geçemediğini, bunun gerçekleşmesi için medya ile organik bağının olmaması gerektiğini, en açık şeklide ise, bu konumdaki kişilerin maaşını o yayın kurumundan değil, farklı bir yerden alması gerektiğini, editoryal bağımsızlığın sağlanmasının da önemli bir madde olarak görülmesi gerekliliğini vurguladı. Ayrıca okurdan da tepki, şikayet gelmesi gerektiğini ekledi. Tepki gelirse uyarı mekanizmasının işleyebileceğini, aksi taktirde işlevsel olunamayacağını kaydetti.

Salondan "Türk pop şarkıcıların analizini yapmaya çalıştınız. Karşılaştırmalı bir çalışma yapmak mümkün mü?" sorusunun gelmesi üzerine Antep, müziğin zaman ve mekânla olan ilişkisine değindi. İzleme yönteminin en iyi yöntem olduğu düşüncesini belirtti ve bunun bazı radyo kanalları ya da TV müzik kanalları sürekli dinlendiğinde, müzik kutuları ve karaoke barlar gözlendiğinde kolayca gerçekleştirilebileceğini söyledi. Hep belli müzikler etrafında dönüldüğünün anlaşılacağını ifade etti. Karşılaştırmalı bir analiz yapmanın panel sırasında gerçekleşebilmesinin zor olacağını ifade etti. Toplumsal eleştiri bağlamında bilinçli tüketimin sağlandığı yönünde kanaati olmadığını, buna karşılık yelpazenin genişlediğini düşündüğünü aktardı.

Dinleyiciler arasında bulunan Bilim Kurulu Üyesi Prof.Ali Ergur da son olarak şarkı sözleri hakkında görüşlerini bildirdi. Panel sırasında incelenen şarkı sözlerinin temsil ettiği tüm şarkıların sözlerinin, anlam taşıyıcısı olduğunu unutmamak gerektiğini, özellikle, dizi filmlerde ya da film müziklerinde standartlaştırıcı bir etkinin olduğunu yadsıyamayacağımızı, fakat bundan öte özgürleştirici bir anlamı olduğunun da unutulmaması gerektiğini belirtti. Toplumun bunları duygu belirtmek, şaka yapmak, çeşitli ironileri belli etmek için araç olarak kullandıklarını da ekledi. Şarkı sözlerinin bu anlam taşıyan taraflarının unutulmaması gerektiğini vurguladı. Hem şarkıcının bir imge olduğunu, hem de o ruh halini aktaran bir araç olduğunu, çok boyutluluk içinde bunun da düşünülmesi gerektiğine inandığını belirterek sözlerini noktaladı.

Ergur'dan sonra, katılımcılara ve dinleyicilere teşekkür ederek sözü alan Antep; 3 Nisan 2010 Cumartesi günü gerçekleştirilecek paneli hatırlarak, dinleyicileri davet etti. Konuşmacılara, etkinlik komitesi adına Prof. Dr.Ali Ergur tarafından teşekkür belgeleri takdim edildi.

Ayrıntılı bilgi için; bilgi@muzikoloji.org

Düzenleme Kurulu: Ersin Antep, Bora Bilgin, Pınar Özcan Antep, Duygu Uzlar, Yusuf Kocakaplan, Yunus Emre İçigen, Hakan Güvençli, Soner Çelik, Yücel Canyaran (CKM Genel Sanat Yönetmeni), Hülya Demirci (CKM Basın Yayın Birimi)

 

"Şikayet edenler, evinin önünü süpürmeye başlamadıkça; bütün şehir temizlenemez!" E.A

[önceki] [sonraki]  Sayfa   317